hani tüm gün güneş ve deniz ritüelini yaşarsın… akşamüstü odana gidersin portakal ağaçlarının arasından. ancak duştan sonra anlarsın ne denli güneşte yandığını… duş sonrası sürersin en mis kokulu kremini yandığını anlamadığın vücuduna…sonra biraz kestirirsin onunla, tatlı mışıl mışıl bir uyku…o sırada odanın toroslara bakan camının penceresi açıktır, içeri tatlı bir rüzgar girer, perdeyi havalandırır, o rüzgar seni yastığa daha da keyifle gömer…ah ne tatlıdır o uyku..uyanırsın sonra sersem olmuş ama bomboş bir kafayla…iş yok, çocuk yok, gürültü yok, telefon yok, egzost kokusu yok…sonra üstüne geçirirsin en straplezinden, en çiçeklisinden elbiseni..ayağına da parmak arası terliklerini..suratın öyle güzel pembedir ki allığa ne hacet dersin, belki biraz rimel, bir de parlatıcı ruj..hava artık yavaştan kararacaktır…tutarsın onun elini yürürsün yemek yiyeceğin kasabaya doğru..yürüken flip flop ses çıkarır ayağındaki parmak arası terlikler…ilerde deniz kenarı bir kafe görünce oturuverirsin..yemekten önce içeceğin bir kadeh soğuk beyaz şarap nasıl da aç karnın nedeniyle hemencecik kanına karışıverir..güzelleşirsin..sonra en deniz mahsüllüsünden bir yemek yersin başbaşa..fonda çocuk sesi duymadığın…denize bolca baktığın…damağında hoş tatlar bırakan bir yemek, şahane bir şarap…hem rüzgar da arasıra hissettiriverir kendini, çok ılık bir rüzgardır o ama uçuşturuverir işte saçlarını yine de…yemek sonrası deniz kıyısına geri dönersin…sakin az kalabalık kasabanın ışıkları söndükçe deniz kıyısında yattığın yerden samanyolu gözüküverir ayna gibi..ışık hüzmesi olmayınca seçersin en uzaktaki yıldızı bile..dedim ya yanında da hep o…dersin yarabbim ne tatlı bir rehavet bu böyle..yine o yıldızlar altında dönerisn odana, yine portakal ağaçlarının arasından geçerek…sonrasını biiiiiiipliyorum, keza nermin bezmen değilim, orası bana kalsın….sadece o ve ben diye başlayan yazılardaki dünya üstünde en büyük sevgiyi kendisinin yaşadığını sanan ve bunu döndüre döndüre anlatmayı sevenlere kılım..sabah olunca -belki de- gece karetta karettaların ziyaret ettiği kumsala yine gidersin, ah o kahvaltı öncesi deniz seremonisi ne hoştur…sabah denizi seni hem serinletir, hem de aç olan karnını daha da acıktırır…oturursun işte o iştahla kahvaltıya…tahta iskemlelerdir oturduğun, denizin çok yakınında..kafanı kaldırınca görürsün o ulu çınarı…sabah esintisi, en güzelinden tarla domatesi, ezine peyniri, en hasından taş baskı zeytinyağı, o bahçeden çıkmış zeytinler, harika bir ev ekmeği… ne lezizdir herşey…ziyadesiyle doyunca türk kahvesini de yudumlayıverirsin karşılıklı….oh ne güzel diye diye..sonra yine denize doğru yürürsün…tahta sezlonga yayıverirsin havlunu…bilirsin ki o sap samandan yapılan şemsiyeler pek de korumaz aslında seni yakıcı güneşten ama yayılırsın genede boylu boyunca o şezlonga..elinde eften püften kafa yormayacağın bir kitap…bir deniz, iki lak lak, arada karpuz, bira, uyku derken akşamüstü oluverir yine birden…günün son denize girişi daha bir ritüel gerektirir kendi içinde, keza daha çok suda kalırsın…göbeğini şişirip şişirip yatıverirsin suya..o denizi hissediştir işte, gözlerini sımsıkı kapatıp sadece denizi duymaya çalışırsın…ana kilitlenmeye çalışırsın…açtığında ise gözlerini yine torosları, portakal ağaçlarını görürsün kıyıya doğru baktığında…ne hoştur o halet-i ruhiye…ne güzeldir tatil….not: daha sonra bunun çocuklu versiyonunun anlatırım…şu an ofisimin boğaza bakan penceresinden esen tatlı rüzgar ve elime sürdüğüm krem kokusu beni bunlara götürdü…hürmetlersıradan yaşamdan, koşturmacalardan, biraz bizden biraz elalemden alalade öylesine yazılar
Kaynak : http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/VBsH/~3/9Vo0fLu6k2k/ahhhh.html“